Program Akreditasyonuna Kim Karar Vermeli?
Sayıştay’ın YÖKAK 2025 Yılı Denetim Raporundaki bulgu, Türkiye’de program akreditasyonunun yalnızca teknik bir kalite güvence süreci olmadığını; aynı zamanda yetki, kabul ve yönetişim meselesi olduğunu yeniden gündeme taşıdı.
Program akreditasyonu, yükseköğretimde yalnızca akademik kaliteyi ölçen teknik bir araç olmaktan çıkmış; kurumsal itibar, öğrenci tercihleri ve kalite güvencesi politikalarını doğrudan etkileyen stratejik bir yönetişim mekanizmasına dönüşmüştür. Üniversiteler açısından akredite program sayısı önemli bir kalite göstergesi hâline gelirken, öğrenciler açısından akreditasyon tercih edilen programın belirli akademik ve mesleki standartları karşılayıp karşılamadığına ilişkin önemli bir güvence işlevi görmektedir.
Ancak YÖKAK’ın 2025 Yılı Sayıştay Denetim Raporunda yer alan bir bulgu, meselenin farklı bir boyutunu tartışmaya açmıştır: Bir programın akredite olduğuna nihai olarak kim karar verir?
Sayıştay’ın yorumu oldukça açık. Bağımsız akreditasyon kuruluşları programları inceleyebilir, değerlendirebilir ve raporlayabilir; ancak nihai akreditasyon kararının YÖKAK tarafından verilmesi gerekir. Raporda bu yetki YÖKAK’ın “münhasır yetkisi” olarak değerlendiriliyor.
Mevcut uygulama ise bundan biraz farklı bir mantıkla işliyor.
Türkiye’de YÖKAK tarafından yetkilendirilen akreditasyon kuruluşları programları alan uzmanları aracılığıyla değerlendiriyor ve akreditasyon kararını veriyor. YÖKAK ise ulusal kuruluşları yetkilendiriyor, uluslararası kuruluşları tanıyor, sistemi gözetiyor ve akreditasyon sonuçlarının ulusal sistemde kabul edilmesine ilişkin süreçleri yürütüyor. Mevcut mevzuatta kullanılan “program akreditasyonunun Kurul tarafından kabul edilmesi” ifadesi de akreditasyon kararı ile YÖKAK’ın kabul işleminin birbirinden ayrılabilir iki işlem olarak yorumlanmasına imkân veriyor.
Tam da bu noktada tartışmanın düğümü ortaya çıkıyor.
Akreditasyon kararı ile akreditasyonun ulusal sistemde kabul edilmesi aynı şey midir?
Yoksa akreditasyon kuruluşu program hakkında mesleki ve akademik kararı verirken YÖKAK bu kararın ulusal kalite güvence sistemi içindeki statüsünü mü belirlemektedir?
Bu soruya uluslararası uygulamalar da tek bir cevap vermiyor.
Almanya’da akreditasyon ajansı değerlendirmeyi ve akran incelemesini yürütüyor, ancak nihai program akreditasyonu kararını Alman Akreditasyon Konseyi veriyor. Flaman yükseköğretim sisteminin belirli süreçlerinde de benzer bir yapı bulunuyor. ABD’de de ise Eğitim Bakanlığı tek tek programları akredite etmiyor; akreditasyon kuruluşlarını tanıyor ve program veya kurum hakkındaki akreditasyon kararını akreditörün kendisi veriyor.
Dolayısıyla uluslararası sistem bize “tek doğru model” göstermiyor.
Avrupa kalite güvence standartları açısından da benzer bir durum söz konusu. ESG ve EQAR yaklaşımı, kalite güvence kuruluşunun kendi değerlendirme çıktısının bağımsız olmasını esas alıyor. Başka bir organın bu değerlendirmeye dayanarak ayrıca karar vermesi tek başına bağımsızlık ilkesine aykırı sayılmıyor. Önemli olan, değerlendirme kuruluşunun raporu ile sonraki kararın birbirinden açık biçimde ayrılması ve her birinin sorumluluğunun görünür olması.
Türkiye açısından mesele daha da önemli; çünkü MÜDEK, TEPDAD, FEDEK gibi kuruluşlar yalnızca ulusal düzeyde faaliyet göstermiyor. MÜDEK’in ENAEE ve Washington Accord, TEPDAD’ın ise WFME ile uluslararası tanınma ilişkileri bulunuyor. Bu sistemlerde akreditasyon kuruluşunun kendi karar verme işlevi de tanınan kurumsal yapının bir parçası. Bu nedenle nihai karar yetkisinde yapılacak esaslı bir değişiklik yalnızca ulusal idari yapılanmayı değil, mevcut uluslararası ilişkileri de etkileyebilir veya yeniden değerlendirme gerektirebilir.
Buradan hareketle mevcut sistemi bütünüyle değiştirmek zorunlu görünmüyor.
Türkiye’de program akreditasyonuna ilişkin çalışan bir mekanizma zaten var. Asıl mesele, akreditasyon kuruluşlarının program düzeyindeki karar yetkisi ile YÖKAK’ın yetkilendirme, tanıma, kabul ve gözetim işlevleri arasındaki ilişkinin mevzuatta yeterince açık biçimde tanımlanıp tanımlanmadığı.
Bu nedenle mevcut rol dağılımı korunacaksa, akreditasyon kararının hangi kuruluş tarafından verildiği ve YÖKAK’ın bu kararı ulusal sistemde “kabul” etmesinin ne anlama geldiği daha açık biçimde düzenlenebilir. Akreditasyon belgelerinde ilgili kuruluşun YÖKAK tarafından yetkilendirildiği veya tanındığı bilgisinin daha görünür biçimde gösterilmesi de kamusal güvenceyi güçlendirebilecek basit ama anlamlı bir adım olabilir.
Diğer taraftan, nihai program akreditasyonu kararının YÖKAK tarafından verilmesi tercih edilirse bu da mümkündür. Ancak böyle bir modelde YÖKAK’ın akreditasyon kuruluşunun değerlendirmesinden hangi koşullarda ayrılabileceği, incelemenin kapsamı, itiraz mekanizması ve uluslararası tanınma sistemleriyle ilişkinin nasıl sürdürüleceği açık biçimde düzenlenmelidir.
Dolayısıyla tartışmayı yalnızca “son imzayı kim atmalı?” sorusuna indirgemek doğru olmaz.
Güçlü bir program akreditasyonu sistemi; akreditasyon kuruluşlarının bağımsızlığını, değerlendirici yeterliliğini, çıkar çatışması kurallarını, karar tutarlılığını, şeffaflığını, itiraz mekanizmalarını ve düzenli dış değerlendirmelerini de güvence altına almak zorundadır. Sayıştay bulgusunun önemli katkılarından biri de bu daha geniş yönetişim tartışmasını görünür hâle getirmesidir.
Sonuçta Türkiye’nin önündeki temel mesele yeni bir sistem icat etmekten çok, mevcut sistemde kimin değerlendirdiğini, kimin karar verdiğini, kimin tanıdığını, kimin kabul ettiğini ve kimin gözettiğini daha açık biçimde tanımlamaktır.
Bu noktada bir sınırın da altını çizmek gerekir. Sayıştay’ın mevcut uygulamanın mevzuata uygunluğunu denetlemesi kuşkusuz kendi yetki alanındadır. Ancak mevzuat tek bir yönetişim modelini açıkça zorunlu kılmıyor ve bağımsız dış değerlendirme kuruluşlarının yetkilendirilmesi süreçlerini yürütme görevi YÖKAK’a veriliyorsa, hangi modelin tercih edileceği aynı zamanda bir politika ve kurumsal tasarım meselesine dönüşmektedir. Bu nedenle Sayıştay’ın nihai akreditasyon kararının mutlaka YÖKAK tarafından verilmesi gerektiği yönündeki yorumu, kanaatimce, hukuka uygunluk denetimi ile yerindelik sınırının birbirine yaklaştığı ve mevzuatın açıkça öngörmediği bir modeli zorunlu sonuç hâline getirdiği ölçüde zorlayıcıdır.
